Avuçlarımı açtım, dua eder gibi.
05:03 07.03.11
Düşüncelerimin doğru olduğunu görmek için ne gerçeklere, ne de zamana ihtiyacım var. Eğer o kanıdaysam, en uygunudur..
Avuçlarımı açtım, dua eder gibi.
Son bikaç gündür (eksik olmasın, Gökçe Hanım sayesinde) harıl harıl anime izliyorum. Uzun süre öncesinde de izlerdim zaten, ama öneri isteyince, ne var-ne yok döktüm ortaya. Sonra da benim canım çekmesin mi? Ondan sonra da, gel beraber izleyelim, denmesin mi? Dendikten sonra da, uzun uzun konuşulmasın mı animeler, animelerin konusu ve bölümleri? Aranıp taranıp bulunmasın mı Ergo Proxy?..
Bulundu, çok da güzel oldu. Nasıl bi felsefe yapmış adamlar yahû; çıkılmıyor bi türlü geri kalmış bünyelerce işin içinden. O göndermeler günlük hayata, sistemle dalga geçmeler.. Re-l Mayer, Pino, Vincent Law .. Vekiller, otoravlar, beşikkentler..
Öyle süslü-püslü bi şey de değil. Post-apokaliptik, siberpunk ve fütürizm(ama övmeden ziyâde, yerme) tarzında; en kanlı-kemikli sahnelere meydan verebilecekken, "hayır, bizim aklımızdaki bu değil" tarzı es geçiş.. Tüketim çılgınlığına, düzgün vatandaşlık empozesine selam çakmalar, makinalaşmayla beraber insanların robotlara olan (sırasıyla) düşkünlüğü, muhtaçlığı, esareti.. Cümle bile kurdurtmuyor vesselam.
Müzikleri, kahramanların karakterleri ve çizimleri, kısa künyesiyle, her şeyiyle yani, uzun uzun yazıcam. Bun sadece introydu.
Finali yeni bitirmenin hazzıyla yazıyorum; devamı da gelicek.
-Şunu da belirtmeden edemicem: Ne kadar erotik bi tavrı var hatunun yahû.. Bi yandan seksi seksi dans edip, bi yandan da şirin şemâl hareketler yapıyor; diğer yandan ise parçasını söylemeye devam... İçim eridi, eritti Chibi Birmingham konserini izlerken..
[07.03.12]
Bunu, nedense, yazmak zorundaymışım gibi hissediyorum. Ama yakında, bu başlık altında. Şu an alkollüyüm. Kafamı toparlamam lazım gelmekte.
[17.03.12]
Nerede olursa olsun şuan, O'ndan bahsetmeliyim. Çünkü, O bunu hak ederdi; her zaman hak etti. Çünkü O, her zaman benden bahsetti.
Ve bu yazı "O benim her şeyim", veyâhut "hayatımın aşkı" tadında bi yazı olmayacak. Ama o kız her zaman farklı diğerlerinden, gözümde değil; gerçekte. Ve bu farklılığı, O'na avantaj olmaktan çok, yara oldu dizlerinde. O kadar temiz, düşünceli ve anaçtı ki, hep gözardı edildi bazı kişilerce. Kolay lokma görünen bi avdı belki de; ama farkedilemedi bu avın ne kadar nârin ve nâdir olduğu. Kolayca solucak bi çiçekti. Beni büyütendi büyütebildiğince, beni mutlu edendi.. Elele tutuşmaktan öteye gidilmeden geçen ergen döneminin bi buçuk senesinde farkedilemedi bu zânnımca zâtımca.
Ama o ergen vakitlerin ardına gizlenen karabulutlu günlerde, birden yokoluşuyla, zaten o sırada elemli olan yüreklere tuz-biber olmuştu, yokluğu.. Oysa ki, hep en kolay verilebilecek bi kayıp gözüyle bakılırdı O'na. Animelerin, sessiz sedâsız, suya sabuna dokunmayan, her zaman güzellikten yana olmuş bi bünyesiydi. Aranılırsa en son aranmış, ayıp olmasın diye o da, sorulursa âdettendir diye sorulmuş. Nasıl bu kadar temiz büyütülmüş?.. Bilip de bilinmezlikten gelinen bi soru değil bu: Gerçekten nasıl böyle büyümüş..
Biz kıymetini bilemedik kanımca, ya da sen bize fazla katlandın.. Belki de kendince içinde böyle temiz kalabiliyodun. Bizleri gördükçe.. Akımdan çıkmaz hiç, çantanı kucağına alıp en uç ve uzak köşeye oturuşun. Sana bakılmadıkça bi şeyler düşünürdün hep. Göz göze gelince gülümser ve bi şeyler eklerdin konuya veya yapardın. Ben masallar uydururdum k*çımdan toplandığımızda, Mert ve sen de eşlik ederdin; ya bi şeyler ekler, ya da canlandırırdınız kıytırık masallarımı. Ama asla eleştirmezdin; olan eleştirilerin de, bizim tarafımızdan kulak ardı edilen yapıcı şeylerdi hep. Ama sen yine de vazgeçmezdin.
Ya da Melis'i bi sen sakinleştirirdin. Delirirdi zirâ kızdığında, ve n'apıp da onu ehlileştirirdin; bilemem. Ama Elin değmeden olmazdı işte.
Konuşma neden mektup tarzına geldi ki şimdi?.. Ya da, neden ben hırka mı ve eldivenlerimi çıkardım ki, yazmaya başlayınca eskileri.. Vicdân azabı mı, efkâr mı?..
Hep en koay senden vvazgeçilirdi ya, tek ortak noktamız da sendin. Uydurulan her bahaneye, bi de "ama FLN de orada.." eklenirdi. Farkedilmeden olurdu bu, ya da pek önemsenmezdi. Senin gibi.. Bu yüzden sana "FLN" denirdi zaten, senin seçimindi. Hep "falân filân" olmak isterdin bize çaktırmadan. "Bana dokunmayın da," derdin "... siz oynayın oyununuzu." Oynadık da, oyunlar büyütmüyo yahû senin bizi büyüttüğün kadar.
Yehtâ Abi askere giderken ne demişti Ecem bana, hatırımda hâlâ: Sen askere gitme, emi? Gittim de geldim bile, ve orada nedense bi avuç gurabâ his çöktü içime. Sanki, orada seni tanıyan birileri vardı. Belki büyüdüğün muhitten, belki de büyüyeceğin.. Ama sanki, tanıyolardı seni. Ve bence, tanımalılar da.
İlk türbülansta emniyetsiz yakalanan bizler, birer birer parçalanırken, kuru yapraklar gibi dağılırken hemen unutmuştuk O'nu. Ne gözümüz görüyor, ne de aklımıza geliyodu. "Biz buradayız ve üzülüyoruz"du ortamın rehâveti ve bu rehâvetle unutmuştuk seni. Ya sen nerede üzülüyodun?.. Kim bilir, ne kadar üzülmüştün..
Ve bi daha da, kimse göremedi seni. Ne Mert, ne İlkay, ne Melis, ne Yehtâ Abi, ne ben, ne de göçüp gidenler..
Umarım hâlâ temiz ve güzelsindir. Mutlusundur umarım. Ayça Teyzenden haber alırım hakkında arasıra ama tembihlerim de, benden bahsetmesin sana diye.
[***]
[Mutlu bi gün vardı, hatırlıyorum; soğuk cümlelerime inat, sıcacıktı..]
-Dikkat! Bu yazı, aşırı derecede, otobiyografik anı içermekte ve kronolojik olmaksızın, gelişi güzel yazılmaktadır...-
---
Eskiden resim çizmeyi çok severdim... Daha doğrusu karikatürize edilmiş tipler çizmeyi. Hatta, öyle ki, okuma-yazmadan evvel öğrenmiştim göze hoş gelicek şeyler çizmeyi. Ablam bana gazete kıyı-kuytularından karikatür bulup okur, ben ise, beğenirsem defterime çizerdim.
İşte böyle böyle, gelişmek denmese de, alıştı elim çizimlere. Daha sonraları takvim yaprakları arkasında yer alan fıkra, bilmece, enteresan veya tarihi bilgiler sayesinde okumayı da öğrenmiştim. Öğrenmek zorunda kalmıştım, lafın hâsı, zirâ her karikatürde ablam yanımda olmuyor; ben de mahrum kalıyordum o karikatürlerden. Sırf bu yüzden.
Daha da sonraları, sadece okumak da kesmez oldu beni; aksine, kin güder gibi, bi hırs peydâ oldu içimde. Artık 'ben çizip millete göstermeli' idim. Ve öyle de oldu: haberleri izleyip, gazete ve mecmuaları karıştırır, gündeme uygun çizimler yapardım. Sonra sonra, espri de katmaya başladım çizimlere. Ve sonunda 'ilk karikatürüm'ü çizmiştim beş yaşımdayken. Politik bi espriydi, hâliyle. Ve basitti de: birbirilerinin koltuğunu çekmeye çalışan ve bundan gâyet zevk aldıkları belli olan siyasî şahıslar... N. Erbakan, T. Çiller, B. Ecevit, M. Yılmaz.
(***)
Aradan beş sene geçmiş, ilkokulun son senesi.. Kaydını bizim okula aldırmış, yeni bi kızla kapışıyordum resim derslerinde gizlice karşılıklı. Yeni kız ve okulun son iki resim ve karikatür yarışmasının birincisi olan ben...
Ben "gizliden" diyorum, ama okulun yönetim heyeti bunun farkında olsa gerek ki, yeni bi resim öğretmeni görevlendirmişti o sene bizim sınıf için... Sıfırdan ve tarafsız bi çarpışma için.
Çocuk aklı, neyse ne işte.
O hocayı etkilemek için, ikimizin de elimizden gelenin en iyisini yapıcağımızdan emindim. Ki, Yeni Kız da eminmiş, sonradan öğrendiğime göre. Ve başlama düdüğüyle beraber, öyle bi giriştik ki resmi çizmeye.. Resmen, kavga eder gibi. Sanki, bütün sınıf bizden yayılan duygu enerjinin farkına varıp bizi izlemeye başlamışlardı. Agresyon zirvede! Bulutlar, kuşlar, ağaçlar, bahtiyâr insanlar, arabalar, evler, nehir ve köprüler, vesâire...
Ortam âdil olsa da, yarışmacılar arası rekabet dorukta olduğundan, pek çekişmeli geçti o ders saati. Başta belirtmeyi unutmuşum; en iyi seçilen resim panoya asılıcak o hafta boyu.
Her neyse, gâyet şâheser sayılabilecek bi resim çizmiştim, o yaştaki bi çocuk için. Yağlı boya ile çalışsaydım, o resim, tablo niyetine hâlâ okul duvarında yer alıyor olabilirdi (Veyahût, hocaların tekinin evinde). Ama Yeni Kız ise, çok basit bi çizim yapmıştı. O kadar basitti ki, bu resmi ancak bi kreş öğrencisi gururla hocaya gösterebilirdi . O kadar basitti ki, bu resmi hakaret bile sayabilirdim böylesine bi kapışma için. Ve o kadar basitti ki, resmin basitliği anlatmaktı o resmi anlatmak...
Ama öyle olmadı işte. Hocanın mentalitesi farklı. Oval ve pütürlü bulutlar, "M" şeklindeki martılar, kalın gövdeli üçgen ve elips ağaçlar... Rezâletmiş hakikâten, şimdi düşününce de.
(***)
İlk iş olarak, direkt öğretmenler odası, hocanın makâmına gitmiştim. Çünkü, öyle bi resimle resmimin kıyaslanması bi yana, o resmin kazanması, üstelik Yeni Kız'a yenilmek son derece küçük düşürücü ve heves kırıcıydı. Bunu da çekinmeden hocaya anlatarak, "kibirden cereyan eden bi şey değil, gerçeğin tâ kendisi olduğundan" dem vurarak, döktüm eteğimdeki tüm taşları.
O da kahkaha atıp, beni övmeye başladı, tatmin olmam için. Ama olmadığımı görünce "hayal gücümün benden önde gitmesine izin vermememi, yani, yaşımla orantılı bi hayal gücüyle yetinmem gerektiğini" öğütleyip, "yeteneğimin okul ve okullar arası yarışmalar için üst düzeyde bi yetenek olduğunu" ve "bu yüzden, üst sınıf veya benim gibi yetenekli çocuklar arasında muhattap alınacağını" ama "sınıf içinde, sınıfın genelinin ortalama hayal gücü ve bu hayal gücünün kağıda dökümü şart olarak alındığı" söyledi. Yani, benim bulutum ve martım sınıfın düzeyinden üstte olması dezavantaj imiş... Ya da öyle bi şeyler; aklımda kalanı kendi cümlelerimle anlatıyorum.
(***)
Haksız yere uğradığım hezimetin acısını tabi ki bi kaç gün sonrasında çıkarmıştım. Ama asıl içimi rahatlatan şey, iki sene sonra, yine bi resim dersinde gerçekleşmişti. Beğenmeyip çöpe attığım bi resmi, Yeni Kız Burcu'nun çöpten alarak tamamlamasıyle olmuştu. Hem resmi hakikaten adam etmiş, hem de bilmeden incinen gururumu okşamıştı.
(***)
Lisede, okul gazetesine kadar hiç karikatür veya özenilerek çizilmiş bi resim yapmamıştım üç sene boyunca. Daha sonra, okul gazetesinde yazı da yazmaya başlayınca, yetiştirememe telâşı sonucu, işi (ilkokuldan beri, sınıf arkadaşım) Burcu'ya devretmiş ve laf arasında tüm bunları anlatmıştım. Ama bu kez kibirden ve biraz da aramıza koyduğum buzları eritmek için. O an gülüp geçtik dışarıdan bakınca, ama içinden ne hissetmiş, ne geçirmiştir; bilemem...
(***)
Öğretmenler odasındaki o mâlum konuşmanın ardından, yanından ayrılırken, hoca normale dönse de, o an ben ilk küfrümü ediyordum. Üstelik, yaşımdan beklenmeyen hayalgücüyle!
(***)
Haftasonu geçmiş ve haftanın ilk günü okula erkenden gelmiştim. Amacım belli ve basitti: resmi daha da beter hâle getirmek! Ve başardığımı da düşünüyorum. Zirâ, sınıfa gelir gelmez, resmini panodan sökmüştü Burcu.
(***)
Burcu, şu an Manisa'da sekreterlik okuyor, yerel bi dergide de çizim yapıyor. Ayrıca, nişanlandı; nişanlısı bi iç mimar adayı. Hâlâ görüşürüz arasıra çizime yetenekli bu çift ile.
(***)
Artık çizmesem de doğru-dürüst, sekiz yaşımdan beridir çizgi-roman ve karikatür dergisi okur, saklarım. Bazen başımdan geçen enteresan şeyleri not alırım çizersem diye; ama henüz hiçbirini çizmiş değilim.
(***)
Bu anılar silsilemi yazmama sebep olansa, Burcu ve Meriç'in gönderdiği kutlama mesajıdır: hediye niyetine gönderdikleri, doğumgünü pastası çizimi..
Yaklaşık bi buçuk saat sonra doğumum gerçekleşicek...
Bilen bilmekte; bu tür zımbırtıları sevmem, en azından benimkileri.. Zirâ, hep gördüğüm ölümleri hatırlatır bana bugün. Ve yine anılarımı tazeledim.
Ve yine dua ettim yenileri eklenmemesi yönünde.
Ölmekten korkmam. Böyle büyüdüm. Hatta bikaç hafta evveli, vızır vızır fişekler uçuşurdu etrafımdan; bense, kimseye isabet etmeden makinalı tüfekleri susturmak için hep bi adım daha öne atardım kendimi, elimdeki makina ile..
Ama ölüm korkutuyor işte; sevdiğim bi insanın ölümü işkence gibi geliyor. Bi yenisini daha kaldıramamaktan korkuyorum.
Öyle işte; kutlu olmuyo doğum günlerim...
Ulen, yazmıyim diyorum ama geldi mi dile, gitmek bilmiyo meret. 2 gün sonrası, benim doğumumun bilmek-kaçıncı yıldönümü. Anaannem de espriyle karışık takılmakta ne istediğimi sorarak. O da bilir, aslında bu tür zımbırtılarla uğraşmadığımı, ama pek bi nüktedân olduğundan, soruyo arada tıkanan muhabbet anlarına sûni teneffüs maksatlı: ne isterim doğumgünümde..
Ama gel, gör ki, bi türlü cevap veremiyorum "O'nu" diyerek. Demek istermiş gibi tıkanıyorum bildiğin. Demiyeceğimi, diyemiceğimi bildiğim hâlde, neden duraksıyorum o an? Sanki, ben desem anaannem eyvallahıyla kabullenip gerçekleştirecek isteğimi.. Ama diyemiyorum, denilmiyor o cümle..
Denilemedi mi de, yumru oluyo boğazda. Ne kadar yutkunulsa da geçmiyo bi türlü.. Ne yazık.
Oysa.. Neyse ne; boşver işte.